TCG / TCB

Cumhuriyet Donanması 29 Ekim 1923 günü kuruldu. O tarihten itibaren Türk savaş gemileri “TCG” yani Türkiye Cumhuriyeti Gemisi unvanına kavuştu.

Aynı zamanda Donanma ve onu destekleyen tüm kara birimlerine TCB, yani Türkiye Cumhuriyeti Bahriyesi unvanı verildi. 

Ondan önce Osmanlı savaş gemileri Padişaha ait anlamına gelen Hümayun lakabı ile anılırdı. Örneğin Kosova Kalyonu Hümayunu gibi. Bugün emperyalizmin, yerli işbirlikçiler ile ulus devletin yani TC’nin denizlerdeki hayati çıkarlarını koruyan 40 Amirali ve 400 seçkin denizcisini yok etmeye çalıştığı şanlı Cumhuriyet Donanmasının 300 savaş gemisinin isminin önünde TCG, 36 helikopter ve 10 uçağının borda numarası önünde TCB ve 40 bin deniz erinin şapkasının alın üstüne gelen şeridinde kocaman TCB rumuzu vardır. Diğer bir deyişle TCB, Türk denizcisinin alın yazısıdır.

Ulus devletler Donanma kurabilir


TCG ve TCB, bahriyenin tüm unsurlarının bir bakıma soyadıdır. Cumhuriyet, ümmetten ulusa ve kuldan vatandaşa geçişi gerçekleştirirken, Cumhuriyetin donanmasını oluşturan savaş gemisine de TCG soyadını vermiştir. Aslında bu evrensel uygulama dünyadaki tüm ulus devlet donanmalarında uygulanır. Zira ulusal çıkarlar için oluşturulan donanmaları ancak ulus devletler yaratır ve işletebilir.Her savaş gemisi, isminden önce aidiyetini taşıdığı ulus devletin bahriye rumuzunu yani soyadını taşır. Örneğin küresel çapta, Türkiye dahil, kendi çıkarları ile uyuşmayan ulus devletleri yok etmeyi kendine vazife bilen ABD’nin savaş gemilerinin başında da, USS-United States Ship, yani Birleşik Devletler Gemisi, rumuzu vardır.

Savaş gemisine kimliğini ulus devlet verir


Bir savaş gemisinin ait olduğu ulus devletin soyadını taşıması, ona bayrağını dalgalandırdığı sürece büyük ayrıcalıklar verir. Zira savaş gemisi vatan toprağı ve aynı zamanda devletin ta kendisidir. Teknesi vatanı temsil ederken, bayrağı ve personeli de devleti temsil eder. Bu nedenle bir dünya geleneği olarak savaş gemileri milliyetine bakılmaksızın ticaret gemileri ve diğer sivil gemiler tarafından bayrak mezestre edilerek (bayrağı yarıya indirip tekrar yukarı çekerek)selamlanırlar. Savaş gemisi de bu selama aynı şekilde karşılık verir. Savaş gemisi kendi karasularının dışına çıktığı andan itibaren uluslararası hukuka tabi olur. Yani egemen bir devlet gibi hareket eder. Yabancı ülke kara ve iç suları ile limanlarında hukuk süjesi olarak diplomatik dokunulmazlıklara sahiptir. O savaş gemisine polis, jandarma giremez. Bu nedenle bir Türk savaş gemisinin komutanı devleti temsil ettiğinin bilinci ve onuru ile hareket eder. O gemi TCG soyadını ve Türk bayrağını taşıdığı sürece bir gemi komutanı ve personeli ister savaş ister kriz ister barış dönemi olsun asla teslim olmaz. Başına çuval geçirtmez. 

Bu nedenle her gemi komutanı savaş gemisini millet adına teslim alırken aşağıdaki yemini eder.
“Şahsım ve personelim adına, Türk Sancağını denizlerde şerefle dalgalandıracağıma, görevimi ifada hiçbir fedakârlıktan kaçınmayacağıma, gemimi ve personelimi her an harbe hazır tutmak için azami çabayı göstereceğime, Yurdumun şeref ve namusunun korunmasında görevim bulunduğunu, komuta sorumluluğumu, ulusal ve uluslararası hukuk ile bahriye geleneklerini asla unutmayacağıma, TCG Yavuz (örnek olarak verilmiştir), seni başarı ve zafere götürmek için her türlü gayreti göstereceğime Türk milleti huzurunda namusum ve şerefim üzerine ant içiyor, bayrağımı öperek seni teslim alıyorum.”


Benzer şekilde bir Tük savaş gemisi törenle denize indirilirken onu denize indiren bayan şu sözleri sarf eder:
“Türkiye Cumhuriyeti Gemisi Yavuz, seni denize indiriyorum. Vatanıma, milletime hayırlı ve uğurlu olmanı, şanlı Türk Sancağını dünya denizlerinde şerefle ve başarıyla dalgalandırmanı diliyorum. Denizlerin sakin, pruvan nete, rüzgârın kolayına, bahtın açık olsun.”

Vatan, Millet, Türk Sancağı, Şeref ve Namus


Öne çıkan terimler, vatan, millet, Türk Sancağı, şeref ve namustur. Evet, savaş gemisi Türkiye Cumhuriyeti Devletinin hem namusu hem de bir “micro cosmos”udur. Gemi Komutanı alt kimliği ile Çerkez, İkinci Komutanı Laz, Çarkçıbaşı Kürt olabilir. Ama o savaş gemisi Türk savaş gemisidir. Yani ulus devlet aşamasını ve bir donanma kurabilecek ulusal birlikteliği başarabilmiş, milliyetler topluluğundan ulusa terfi edebilmiş bir devletin savaş gemisidir. Bu nedenle bir ulus devletin temel yapısını bozmak için en önce donanmaları yıkılır veya yakılır. Ulus devlet emperyal çıkarlar uğruna ortadan kaldırılınca, geride kalanlar küresel egemenlerin jeopolitik tertiplerinde paralı asker ya da paralı donanma olurlar. Bakın Yugoslavya’ya. İç savaş çıktığında en önce parçalanan Donanması oldu. Bakın Irak’a. Son körfez savaşında işgal orduları ve donanmasına karşı tek bir mermi atmadan teslim oldular. Çünkü general ve amirallerinin çoğu ABD tarafından yüksek paralarla satın alınmıştı.

Türk Ordusu ve donanmasının teorisi Mustafa Kemal’dir


Emperyalizm dünyanın her yerinde kendi çıkarlarına hizmet etmeyen ulus devlet yapısını yerli işbirlikçilerle bozarken öncelikle önlerinde en büyük engel olarak gördükleri silahlı kuvvetleri çeşitli yöntemlerle etkisiz hale getirirler. Türkiye’de amiral ve generallerin parayla satın alınamayacağını bilerek bu işi,yerli hainler, isimli davalar, sahte CD ve yalancı tanıklar ile çözmeye çalışıyorlar. Ancak artık halkımız uyandı. Geri dönüşü olmayan süreç tersine işliyor. Emperyallerin ve yeri işbirlikçilerinin görmezden geldikleri bir şey var. Türk ordusu ve donanmasının teorisi Mustafa Kemal’dir. Nasıl ki o, en zor anlardan, “tamam bitti artık” denen dönüm noktalarından Türk ulusu ile birlikte aydınlığa çıkabilmiştir, bugün de aynı kader geçerlidir. Türk askeri ve denizcisinin kalbinde Atatürk, savaş gemisinin ve bahriyenin TCG ve TCB’sinde TC perçinlidir. Türk ulusu ve Türk gençliğinin kalbinde de Türk askeri ve denizcisi perçinlidir.

Sömürgeler denizde bayrak dolaştıramaz


Bir adım daha gidelim. 1969 yılından itibaren Türkiye Cumhuriyetinden dünyayı yelkenle dolaşan ilki Sadun Boro olmak üzere 12 amatör denizci çıkmıştır. Bunlardan birisi de Ekrem İnözü’dür. 2007 yılında tamamladığı dünya seyahatini anlattığı “Dünya Varmış” isimli kitabının giriş kısmında şunu söylüyor:

“Yelkenli ile dünya turu yapanlar arasında, sömürge olmuş bir milletin denizcisine rastlamadım. Denizlerde bayrak dolaştıranlar, genelde hür yaşamış ülkelerin yelkencileriydi. Bana Türk bayrağını dünya denizlerinde dalgalandırma fırsatı veren Atamıza bir kez daha teşekkürler. Nur içinde yatsın.”

Başka söze gerek var mı?


Not: değerli komutanım Tümamiral Cem Gürdeniz yazısıdır.İnşallah kısa zaman sonra özgürlüğüne kavuşur..Vural PERK 
devamını oku →

İlk yerli yelkenli tekne modeli ‘Azuree 46’ dünyaya yelken açtı.

İNAN Kıraç’ın sahibi olduğu Kıraça Grubu şirketlerinden Sirena Marine’nin ürettiği ilk yerli yelkenli tekne modeli ‘Azuree 46’ Cannes Boat Show’da düzenlenen basın toplantısıyla dünyaya tanıtıldı. Suna ve İnan Kıraç’ın kızları İpek Kıraç’ın 18 aylık CEO’luk dönemi içinde üretimi gerçekleştirilen ‘Azuree 46’ büyük beğeni topladı. Bursa, Orhangazi’deki fabrikada üretilen Azuree 46’nın basın toplantısına İpek Kıraç’la birlikte teknenin tasarımcısı Rob Humphreys de katıldı. Azuree 46’nın dünya lansmanında konuşan İpek Kıraç, “Bursa’daki fabrikamızın yüksek teknolojiyle donatılmış üretim kalitesini, uluslararası tasarım yıldızlarıyla bir araya getirerek, bugün sizlere sunduğumuz Azuree 46, hem açık denizlerde hem de tekne demirliyken üst düzey güvenlik ve konfor standartları sunan dünya çapında bir yelkenli tekne. Sirena Marine’in yeni vizyonu ve yaptığı kayda değer yatırımlarıyla uluslararası tekne ve yat üretimi sektörün önemli oyuncularından biri olduğuna güvenim tam” dedi. 

Video için tıklayınız......> http://youtu.be/2RgbdrokbBM



SIRADA İTALYA VAR

Türkiye’den uluslararası markalar yaratmak’ vizyonuyla yola çıkan İpek Kıraç yönetimindeki Sirena Marine’in Azuree 46’yı dünyaya lanse ettiği Cannes Boat Show’da yoğun ziyaretçi ilgisinin yanı sıra, uluslararası basına da teknenin Cannes’da çekilen fotoğrafları, tanıtım filmi ve kataloğu dağıtıldı. Azuree 46, 15 Eylül’de Cannes Boat Show ziyarete kapandıktan sonra, 2-6 Ekim 2013 tarihleri arasında ziyarete açılacak 53. International Genoa Boat Show’da yerini almak üzere İtalya’ya yelken açacak.

İlk seri yerli yelkenli üreticisi

KIRAÇA Grubu şirketlerinden, 2006’da faaliyete geçen Sirena Marine’in 25 bin metrekaresi kapalı alan olmak üzere toplam 155 bin metrekarelik Bursa, Orhangazi’deki fabrikasında 319’u mavi yaka olmak üzere, toplam 400 çalışanı var. Kuruluşundan bu yana 267 motoryat ve yelkenli tekne üreten Sirena Marine, Azimut- Benetti Grubu’nun çeşitli Azimut motoryat modellerinin üretiminin yanı sıra, kendi yarattığı “Azuree Serisi” ile Türkiye’nin ilk seri yelkenli tekne üreticisidir.2012 yılında İpek Kıraç’ın CEO’luk görevine atanmasıyla, yönetim reorganizasyonuyla beraber uluslararası bayi ağını da artırarak Hong Kong, Japonya, Avustralya kıyılarında da satışlar yapan Sirena Marine, “Türkiye’den uluslararası markalar yaratmak” vizyonuyla marin sektörünün güçlü oyuncusu haline geldi.


AZUREE 46’nın tasarımı Rob Humphreys tarafından gerçekleştirildi. 
Tasarımıyla benzerlerinden ayrılan Azuree 46, güvertesinde ve iç yerleşiminde ilk anda göze çarpan birçok avantaj sunuyor.Teknenin kolayca kullanılabilen yapısıyla bir arada sunulan şık ve tarz sahibi hatlar. Misafirler ve mürettebat için konforlu bir kullanım ve dinlenme alanı sağlayan geniş kokpit.Yatak haline dönüştürülebilen kokpit koltukları.Kolay idare edilebilen geniş yelken alanı.Geniş yüzme platformu ve kolaylıkla çıkarılabilen kıç dümenci koltukları 

Azuree 46’da her detay, teknede daha fazla konfor ve güvenlik sağlamak için tasarlanıyor. 
Pek çok tekne sahibi için ayırt edici bir performans sunan bir yelkenli sahibi olmak, hayat tarzının bir parçasıdır. Birçoğu için ise yelkenliyle yolculuk yapmak, güvertede rahatlamanın ve hayatın tadını çıkarmanın verdiği eşsiz zevki yaşamaktır. Demirliyken tekne yaşamını kolaylaştıran bir konforu sunması kadar, yelken açıldığında güzel dengelenen, istenenlere yanıt veren bir yat olması da tekne sahipleri için tartışmasız büyük önem taşır. Haftasonunda günübirlik yelken açmanın keyfini, ya da uzun mesafe bir yolculuğu belirlenen rotaya dahil etme macerasını yaşayabilmek; tekne sahiplerinin aradığı detayların başında gelir. Azuree 46 tüm bu koşulların hepsini başarıyla yerine getiriyor.Azuree 46’nın kokpit bölümündeki katlanabilir kokpit koltuklarının ister gün içinde güneşlenmek, ister akşam serinlikte uzanmak için kullanılacak yataklara dönüşebilmeleri, büyük bir rekabet avantajı sağlıyor. Teknenin hem demirliyken, hem de seyir halindeyken konforlu bir açık yaşam alanı sunmasının en büyük nedeni de budur. 
Ayrıca Azuree 46’nın geniş kokpiti, esnek ve adapte edilebilir kullanım kombinasyonları da sunuyor.

Dünyaca ünlü tasarımcı Rob Humphreys, Azuree 46’yı toplam 127 metrekarelik bir yelken planıyla tasarladı. Bu nedenle Azuree 46’nın ağırlık ve balast değerleri, sınıfının en üst seviyesinde balast oranı sağlıyor, bu da iyi bir yelken alanı taşıma kapasitesi ve güçlü bir performans anlamına geliyor. Azuree 46’da flok sarma sisteminin güvertenin altında olacak şekilde tasarlanması güvertenin şık ve düzenli olmasını sağlıyor.

Azuree 46, tek kişi tarafından bile kolaylıkla kullanılabilen bir tekne..

Alman ana yelken iskota sistemi ve kolay idare edilebilen flok yelkeni, çok az sayıda mürettebatla bile teknenin kolaylıkla manevra yapmasını ve hassas bir şekilde kullanımını sağlıyor.
Geniş ve ergonomik kokpit alanı, güvenlik ve konforu beraberinde getiriyor. Açılabilen yüzme platformu sayesinde, denize ve ilave güneşlenme alanına kolayca erişilebiliyor.
Tam Boy14,035 m
Su Hattı Boyu12,99 m
Maksimum Genişlik4,253 m
Su kesimi2,6 m. / 2.2 m.
Taşırma suyu10.450 kg
Ballast3.976 kg
Standard yerleşim3 kamara – 2 banyo
Motor gücü55 hp Volvo Penta
Toplam yelken alanı124.5 m2


devamını oku →

Ayfer Er, dünyayı dolaşan yedinci Türk denizci ve ikinci Türk kadını..


1993 yazı... İstanbul’da stilistlik yapan Ayfer Er, Datça’ya tatile gider... Bir akşam üzeri deniz kenarında otururken, arkadaşları koyda demirlemiş yelkenlilerle ilgili konuşmaya başlar... Teknelerden biri Er’in dikkatini çeker... Teknenin bir ‘Hallberg Rassy’ olduğunu öğrenir... İşte o merak ettiği tekne hem ona aşkın kapılarını hem de denizlerde beş yıl sürecek bir dünya turunun yolunu açar... Ayfer Er, 15 günde aşık olduğu İsveçli mühendis Göran ve bir Hallberg Rassy ile tam beş yıl sürecek dünya yolculuğuna yelken açar. 1993 yazında Datça’da başlayan seyahat 1998’de Antalya’da biter... 
Er, dünyayı dolaşan yedinci Türk denizci ve ikinci Türk kadını olarak tarihe geçer... (Birincisi Zuhal ATASOY) 

Ayfer Er'in anlatımı ile yol ve yolculuk hikayesi ;

İstanbulluyum aslında. Mesleğim stilistlik. 1993’te hem arkadaşlarımı ziyarete hem de tatile Datça’ya geldim. Bir ay kaldım. Eski eşim Göran’la tanışmamızla başladı her şey. Teknelere çok meraklıydı. Ben ise pek anlamıyordum. Bakıyor, sorular soruyorum. Her sorduğumu anlatıyor bana. İşte, “Bu, şu cins, bunun özellikleri şöyle” diye... “Nereden anlıyorsunuz?” dedim. O da, “Belirli özellikler var, oradan anlıyoruz” dedi. Çok güzel bir tekne gördüm, “Peki, şu ne?” dedim. O da, “O bir Hallberg Rassy ve teknelerin Rolss Royce’u” dedi. Sonra o tekneyle birlikte dünya seyahatine çıktık. Kaderimi işaretlemişim aslında ben hiç bilmeden onu sorarken. Ben öyle şeylere çok inanırım. Önce Simmi’ye gittik. Sonra, tanıştıktan 15 gün sonra bana, “Malta’ya kadar gidelim, geçinemezsek seni geri dönersin, ben dünya seyahatine giderim” dedi. 15-20 gün sonra İstanbul’a döndüm, Yunan vizemi aldım. 15 gün sonra yola çıktık. Malta’ya uğramadık bile. İtalya’dan geçtik, devam ettik. Gideceğimiz gece arkadaşlarım, “Adam katil midir nedir, bilmeden nasıl cesaret ediyorsun” dedi. Ben, “Boş verin, anlaşamazsak döneceğim” dedim. Gidiş o gidiş... Tamamen macera. Cebelitarık’a kadar geldik. İspanya’ya geçtik. Orada kaldık. Bir ara Türkiye’ye döndüm. Kanarya Adaları’na gittim ve oradan tekrar tekneyle devam ettik. Seyahat beş yıl sürdü. Ama bazı yerlerde mevsime göre kaldık. Örneğin oradan kasım-şubat arasında geçebiliyorsunuz. Çünkü rüzgarlar öyle. Okyanusta çok farklı esiyor rüzgarlar.Denizciliği hiç bilmeden çıktım yolculuğa. Sadece marina arkadaşlarım vardı. Yani teknelerine gidip, misafir olduğum. Onun haricinde fazla bilgim yoktu. Eşim İsveçli zaten o çok iyi biliyordu. 

Cahil cesareti derler ya... Örneğin, Atlantik’te hiç korkmadım. 

Kocaman kocaman dalgalar var orada. Ama orada işi çok iyi bilmiyordum. Bilmeyince insan korkmuyor. Pasifik’te Panama’dan Galapagos’a çıktık. Galapagos’a kadar dümdüz bir denizdi. Ama orada mide bulantım tuttu. Çünkü denizi öğrendikçe korku ortaya çıktı. Anladım ki, korkuyla mide bulanıyor. Çünkü deniz dümdüzdü. Atlantik’i geçtikten sonra bilir ve korkar oldum. Hindistan’da Koçin’den çıktık Umman’a giderken... Balina kuyruğuna çarptık. O bize çarpsaydı giderdik. Çok büyük çünkü. Denizde seyrederken, yarım saatte bir yukarı kontrole çıkıyorduk. Birden bir sarsıntıyla irkildik. “Ne oluyor” dedik ve çıkıp baktık. Sanki bir gemiye çarpmışız gibi bir sarsıntıydı. İleriden balinanın o büyük sesini duyunca anladık. Balinalar da nefes alabilmek için deniz yüzeyinde uyurlarmış. Anladık ki, ona hafifçe çarpmışız. Ondan sonra zaten Umman’a kadar uyumadık.

En çok etkilendiğim üç ülke sayabilirim. Venezüella, Avustralya ve Tayland. Tayland’a yerleşmeyi bile isterdim. Düşünün bir orman içinde orkide yetişiyor ve insanları çok sakin.



Sydney

En uzun seyir 23 gün sürdü... Galapagos’tan Markiz Adaları’na...
En korktuğum deniz Kızıldeniz... Çok korkunçtu. Rüzgar hep kuzeyden güneye esiyor. Dar bir deniz olduğu için dalgalar hep küçük küçük. Dolayısıyla siz gidiyorsunuz gidiyorsunuz ama aslında gidemiyorsunuz. Dalgalar geri atıyor. Teknemiz bozuldu. Bir arkadaşımız bizi 60 mil çekti.
Toplam 47 ülke gördük...5 yılda 60 bin dolar harcadık. 
Göran makine mühendisiydi. Mesleğiyle ilgili kitap yazmıştı. Ondan oldukça iyi bir geliri vardı. Evde yaşamak gibi değil, denizde yaşamak. Aslında her şeyi kendin yaptığın için masraf da öyle çok değil. Beş yılda 60 bin dolar harcadık. Motor var ama genelde hep yelkenle gittik. Yelkenden çok sıkıldığım zamanlar oldu. Mesela karşıda adayı görüyorsunuz, 60 mil var. Biz üç gün denizde Pasifik’in orta yerinde bekliyoruz rüzgar çıksın diye. Gece uyuyoruz kalkıyoruz, üç günde ancak 4 mil aşağıya doğru kaymışız. Çarşaf gibi okyanus. Sonra üç gün sonra bir fırtına başlıyor. İşte o zaman motoru kullanıyoruz. ‘İyi ki motoru, benzini harcamamışız’ diyoruz, çünkü o zaman çok ihtiyaç oluyor.
Tekrar gitmek istemedim. Doymuştum. 
Tekneyle gittiğin zaman bulaşık yıkıyorsun, çamaşır yıkıyorsun, yemek, ekmek yapıyorsun. Geceleri uyumuyorsun. Sürekli yelkenle ilgileniyorsun. Gençken yapılıyor bunlar. Benim için bitti deniz. Bir daha yapmaya, tekrar tekrar adrenaline ihtiyacım yok. Aslında dünyayı tekneyle dolaşan ilk Türk kadını Zuhal’le (Atasoy) düşündük, ama sonra tembellik ettik.

Döndükten 1-2 sene sonra ayrıldık. Benim çalışmam, para kazanmam lazımdı. “Gel, İstanbul’da yaşayalım” dedim, apartman hayatı onu sarmadı. Benden 13 yaş büyük. Kemer’de kaldı. 
Göran’dan sonra aşık olmadım. Tekrar evlenmedim. O sondu. Seyahat den geldiğimde 45 yaşımdaydım zaten.

Sonrasında Foça'ya yerleştim..

Meme kanseri olduktan sonra... Altı ay süren tedavim sonrasında babamı da kaybetmiştim... “Bütün dünyayı gezdim, Türkiye’yi tam gezmedim” diye düşündüm. Akdeniz’i biliyordum ama Ege’yi bilmiyordum. Moral gezisi olarak tek başıma bindim arabama. Gördüğüm her yerde durdum ve tüm Ege’yi gezdim. Ne Ayvalık’ı biliyordum ne Çanakkale’yi... Foça’ya girdim. Bayıldım... Dönüşte de yine uğradım. Kasımdı. Çok sevdim. Bu evi buldum. “Kesinlikle burada yaşamak istiyorum” dedim. Dünyayı gezdim ama Foça’ya aşık oldum, hala da aşığım. Dört sene oldu yerleşeli.Mesleğimden çok uzaklaşmadım. Resim, heykel yapıyorum. Dikiş dikerim. Elimden her iş geliyor. Hayvanları Koruma, Kitap Kulübü... Hiç boş vaktim olmuyor.

Kitap yazmayı düşündüm. Hep, “İlhamım, İlhami gelecek” dedim ama senelerdir gelmedi (!) Pek yazıcı biri değilim.


Kadın olduğum için anıttan çıkardılar
Ataköy Marina Yat Kulübü, 2001’de, “Ayfer Er Yat Yarışı Kupası” düzenledi. Bodrum Açıkdeniz Yelken Kulübü de dünyayı dolaşan denizcilerimiz adına düzenlediği yarışların bir ayağını “Ayfer Er Kupası” olarak yarıştırdı. 2005’te... Ancak, Kalamış’ta, dünyayı dolaşan denizcilere teşekkür amacıyla yapılan anıtta bana yer verilmedi. Önce ben de olacaktım. Aradılar, “Heykel dikilecek” dediler. İstedikleri şeyleri hazırlayıp gönderdim. Bir hafta kala tekrar aradılar, “Sizi koymayacağız. Çünkü eşiniz ve tekneniz Türk değil” dediler. Ben de, “Haklısınız” dedim ama aradan zaman geçip heykelde benzer durumdaki başkalarının olduğunu görünce sinirlendim. Benim tarafımda olan çok insan oldu, ben sesiz kaldım. Bir yerde haklılar, bir yerde haksızlar. Sırf kadınım diye aslında... Onlar heykelimi koysa da koymasa da ben dünyayı dolaştım. Heykellerin yıkıldığı zamanda benim heykelim yıkılmış yıkılmamış... Hiç alakasız insanlarınkilerin konulduğunu duyunca üzüldüm.




Konuya ilişkin bir haberde; Yazar ve Yelkenci Sezar Atmaca şunları belirtiyor:
AYFER ER DENİZCİLER ANITINDA UNUTULDU... 
“Duvarlarına panosunu asan Ataköy Marina’dan, adına kupa düzenleyen AMYC’den veya BAYK’tan, röportajlarının yayımlandığı veya haberlerinin çıktığı dergilerden, gazetelerden… Ayfer Er’e sahip çıkılmasını beklemek fazla iyimserlik olur. Yine de bilgi kirliliğine karşı bir şey yokmuş gibi davranmayıp hiç olmazsa Ayfer Er diye dünyayı dolaşmış bir kadın denizcimizin olduğunu hatırlatalım…”



Cantana3 ve Göran, dünyayı dolaşmaya devam ediyorlar.  http://www.cantana3.com/ 



 Hallberg-Rassy 352

Designer Christoph Rassy / Olle Enderlein
Hull length 10.54 m / 34'9"
Length waterline 8.70 m / 28' 7''
Beam 3.38 m / 11'1
Draft 1.67 m / 5'6"
Displacement 6700 kg / 14 770 Lbs
Keel weight, iron 3 tons
Sail area with jib resp. genua 56 sq.m / 65 sq.m
Engine Volvo Penta MD 2003 Turbo 32 kW / 43 hp with 2 alternators
Fresh water 300 litres / 79 US gallon
Diesel 240 litres / 63.4 US gallon
El. windlass 60 m 10 mm chain with 23 kg CQR anchor
Solar panels 2 x 55 W
Extra generator Towing / wind
Dinghy AB hard botton
Outboard Mercury 2,5 hp
Watermaker PUR 35

devamını oku →

Tekneyle yola çıkmak illa ki dünya turu yapmak değildir /Hakan ÖGE

Gençliğimde oldukça yoğun şekilde bisiklet sporuyla uğraşmıştım. O dönemde insanlara spor yaptığımı söylediğimde bana hangi kulüpte oynadığımı soruyorlardı. 
Çünkü spor denince akıllarına sadece futbol geliyordu. Bugün yelkenli bir tekneyle yola çıkma kavramı da buna benziyor biraz. Herkesin kafasında bu “dünya turu” olarak canlanıyor. 
Şimdiye dek bir kişiden bile “teknemi alıp basıp gideceğim” ya da “şurayı çok merak ediyorum, teknemle gidip bir süre oralarda vakit geçireceğim” diye bir şey duymadım. Bir “dünya turu” modası almış başını gidiyor.
Doğrusunu söylemek gerekirse ben de bu modadan nasibimi aldım. Benim için de yola çıkmak, varsa yoksa dünya turu anlamına geliyordu. Fakat yolda öğrendim, değiştim. Hayatlarını denizlerde geçiren insanlarla tanıştım. 30 yıldır denizde olmasına, dünyanın bir çok yerine gitmiş olmasına rağmen dünya turu yapmamış denizciler gördüm.

Ben dünya turu yapmak için yola çıktım ve turu bitirerek geri döndüm.(Hakan Öge Mardek 2004-2007) 

Fakat bunu planladığım sürede yapabilme uğruna asıl ilgimi çeken yerlerde vakit geçirememiş, beni hiç ilgilendirmeyen yerlerde de yolumun üzerinde olduğu için mecburen gereğinden fazla zaman geçirmiş oldum.
Uzun okyanus geçişlerini sevmediğimi, kısa süreli, en fazla 1 haftalık seyirleri sevdiğimi, soğuk yerleri sıcak, tropikal adalara, dağlarla çevrili koyları kumsallara, doğanın bozulmadığı, ıssız bölgeleri her türlü servisi bulabileceğiniz turistik merkezlere tercih ettiğimi gördüm. Dünya turunu tamamlamak için yoldaydım ve zamanım kısıtlıydı. Bu yüzden yolculuk kimi zaman benim için gereksiz ızdıraplara dönüştü.
Artık ne istediğimi biliyorum. Bir daha tekneyle yola çıkarsam dünya turu amacıyla değil, hoşuma giden, beni çeken yerlerde zaman geçirmek amacıyla çıkarım.
Dünya turu düşüncesine saplanıp kalmak belki de yola hiç çıkamamanıza neden olabilir. Bir kere, dünya turunu tamamlayabilmek için zamana ihtiyacınız var. En az 2 sene ayırmanız gerekiyor. Bu süre olabilecek en hızlı tempo ve ralliler hariç kimse bu hızla dolaşmıyor.
Mantıklı olan 4-5 sene. Halbuki önceden belirlenmiş yerler ya da amaçlar çok daha kısa sürede gerçekleştirilebilir. Hedefiniz Akdeniz turu, Kızıldeniz turu ya da Atlas Okyanusu turu olabilir pekala. Ama eğer gerçekten vaktiniz ve yeterli paranız varsa ve zamanınız kısıtlı değilse dünya turuna çıkabilirsiniz elbette.
Yine tekrarlıyorum: tekneyle yola çıkmak illa ki dünya turu yapmak değildir.

Hakan Öge;
 Mardek isimli teknesiyle 2004 yılında tek başına dünya turuna çıktı. Macellan’ın geçtiği Horn Burnu’nu dolaşan ilk Türk oldu. Ancak onun hayatını masalsı yapan yalnız bu kısmı değildi. Dünya turuna çıktıktan 7 ay sonra Sophie adındaki hayat arkadaşıyla okyanusun göbeğinde tanıştı; Pasifik’in ortasında evlendi!



Mardek'in Teknik Özellikleri
Tam boy (LOA)9.6 metre 
Su hattı (LWL)8.50 metre
Genişlik 3.20 metre
Su çekimi 1.80 metre
Deplesman 3 ton 600 kilogram
Salma1ton 350 kilogram
Yelken Alanı 50 metrekare
Motor Yanmar 27 beygir
Mazot deposu 120 litre
Su deposu 200 litre
Ortalama seyir sürati 6 deniz mili
Dizayner Groupe Finot
ÜretimNotika 
TeknikMalzeme Fiberglas, epoksi


Denizhaber'e verdiği röportajda Hakan ÖGE anlatıyor..


Ordu’da doğdum. Evimiz deniz kıyısındaydı, arkamızda dağdı. Çocukluğum sokakta, doğayla içiçe geçti. Spor hayatım da bu ortamda bisikletle başladı. 15 yaşlarında halka açık bir bisiklet yarışmasında birinci oldum. O günden beri de spordan kopamadım.

Babam Ayhan Öge diş hekimiydi. Bir de Ordu’da da 2 sineması vardı. Ben de kameralara, fotoğraf makinelerine çok düşkündüm. Dağlara gider fotoğraf çekerdim. İstanbul’a yerleşince Saint Joseph Fransız Lisesi’ne gidiyordum. Okulda herkes mühendis, turizmci olmak isterdi. Bense meslek olarak babama jest olsun diye diş hekimliğini seçtim. Ama aklım sporda ve fotoğrafçılıktaydı. 
Üniversitede dağcılıkla fotoğrafçılığı birleştirdim. Çocukluğumdan beri National Geographic’i takip ediyordum. Atlas diye bir dergi kurulacağını duyunca hemen başvurdum. Benimle ve fotoğraflarıma çok ilgilendiler. Benim de diş hekimliği dışında fotoğraf ve dergicilik hayatım başlamış oldu, adeta zehirlendim!
 Yabancı dilim olduğu için yurt dışını yakından takip ediyordum. Yurt dışındaki yaşıtlarım benim gibiydi. Ama Türkiye’de elbette maceracı yönümle sivrildim. Belki de kimse olmadığı için...
 Atlas’a fotoğraf çekerken yamaç paraşütüyle uçmaya başladım. Baktım bunun bir de motorlu versiyonu var, adı paramotor. O güzel doğa görüntülerini yakalamak için helikoptere çok para dökmek gerekmiyor. Atlas’la bunu paylaştım. Bayıldılar fikre. Atlas’taki şartlar ilerleyince diş hekimliğine de ara vermek istedim. Zaten muayenehane var, istediğim zaman dönerim dedim.

Tekne çocukluk hayalimdi. Sadun Boro’dan çok etkilenmiştim. Atlas’ta çalışırken arkadaşımın tersanesinde teknemi yapmaya başladık. Ancak tekneyi suya indirince kaza geçirdim. Ayağımı kırdım. Kırık ayakla fotoğraf çekemeyince muaynehaneye döndüm. İyileşince Atlas’a destek olmasını ve dünya turu yapmak istediğimi söyledim. 
Çünkü o sırada evliliğim bitmişti. Orta yaş sendromundaydım. Tam zevk aldığım işi yapıyordum ki kaza geçirdim, zorunluluktan diş hekimliğine döndüm. Ciddi bir hayat değişikliği yapmak istiyordum. Atlas da önerimi kabul edince, destek olunca kendimden emin oldum.

Türkiye’den çıkarken bana kahraman muammelesi yapıldı. ‘Delisin’ dendi. Ama yollarda benim gibi tek birçok kişi gördüm. Meğer Türkiye’de dünya turu abartılıyormuş! 70 yaşındaki bir adam bile emekliliğinde eşiyle dünya turu yapabiliyormuş. Yalnızlık konusuna gelince... Seyir yaparken problem yok ama limanlarda yabancılık, yalnızlık çöküyor.
 Asosyalim. Gidip insanlarla kaynaşamam. Hep zamana ihtiyacım vardır. Limanlarda yalnız başına bu maceranın yapılamayacağını anlıyordum. Hep içimden ‘ileride bu işi sevdiğimle yapacağım’ diyordum. 

İlk Sophie’yle değil, ailesiyle tanıştım. Yeşil Burun Adaları’na tekneyi demirledim. Katamaranla dünyayı gezen Belçikalı Catherine ve eşiyle tanıştım. Catherine’in kardeşinin de onlara katılacağını söylediler. Tanıştıktan iki gün sonra kardeşi Sophie geldi.
Catherine 50 yaşlarında bir kadındı. ‘Kardeşi de onun yaşlarındadır’ diyordum. Catherine diş hekimi olduğumu bilmediği için ‘kardeşim de senin gibi fotoğrafçı’ diyordu. 33 yaşında çok güzel bir kız olan Sophie’yi görür görmez çok etkilendim. ‘Fıstık gibi kızmış’ dedim...Catherine Sophie’ye ‘Seni biriyle tanıştıracağım’ diyerek çıtlatmış. Sophie pek ilgilenmemiş. Catherine beni yemeğe davet edince tanıştık ve çok iyi anlaştık. Birkaç gün içinde ilişki gelişti. 10 günü birlikte geçirdik.
Ben onları bırakmak zorundaydım. Sponsor bekliyor, gezmem gerek. ‘Okyanusu geçince Martinik Adası’nda tekrar buluşalım’ dedik. Seyir halinde hep yazıştık. Onlar benden bir gün sonra yola çıktı, aramızda birkaç yüz mil var, rotamız farklı. Birlikte yol alamadık. Ama kısmet, kader... Her şey bambaşka gelişti. Bir akşam uyuyamıyorum. Okyanusta kimse yok. Bir sallantıyla uyandım. “Ben Mardek” diye anons yaptım. Meğer Sophie’lerin teknesi yanımdaymış.
Şaşırdık. “Sabah olunca ben size kahvaltıya geleyim” dedim. Ama sabah çok rüzgar vardı. “Tekneyi okyanusun ortasında bırakıp gelemem, siz bana Sophie’yi yollayın” dedim. Şişme botla, arada iple Sophie’yi bana yolladılar, kucaklaştık. 10 dakika geçti, “Onlar 2 kişi bense tek başınayım. Sophie’yi hiç bırakmak istemiyorum” dedim. Sophie “Ben de seni bırakmak istemiyorum” dedi. Ve kalış o kalış! Sophie’yle birlikte yola devam ettik.




Hemen telefon açtım. “İsterseniz projeyi hemen bitirelim” dedim. Özcan Yüksek Atlas’ın Genel Yayın Yönetmeni “Oğlum asıl haber bu; Atlas’ta kullanalım bunu” dedi. Toplam proje 2 yıldı. 3 yıla çıkardık. Biraz daha heyecanlı hale getirmek için rotayı değiştirdik. Panama Kanalı’ndan geçen ilk Türk teknesi olalım dedik. Panama’nın hava şartları kötüdür, az insan vardır. Panama Kanalı’ndan Pasifik’e geçerek heyecanlı bir rota izledik. 3 yılın 2 buçuk yılını da Sophie’yle tamamlamış olduk.
İki gün sonra hava kötüledi. 1 hafta boyunca o havayla mücadele ettik. Yelkenin bir parçası kırıldı. Çok aşığız biribirimize, atlattık. Ama o maceralı bölüme gelince daha da ağır geçti. İki ay rüzgara karşı gitmemiz gerekti. Ciddi yorucuydu. Sophie ağlama krizi geçirdi. Bıkkınlık ve yorgunluk çöktü üstüne. Ben de sorumluluk almıştım. Hem mutluyum hem de “keşke almasaydım” diyorum. O yüzden Sophie’yi son 1 ay Belçika’ya yolladım. Bir yandan da özledim. 
Ölümle burun burununa gelmeyi de Pasifik’te yaşadık. Samua’dan çıktık, 1 haftalık bir yol kat etmemiz gerekiyordu. Çok sert bir hava vardı. Kaçacağımız yer yok. Büyük dalgalarla sert havayla mücadele ettik. Hep takla atma korkusu vardı. Yelkenimiz suya girip çıkıyordu. Sophie bana “Varacak mıyız?” diye sorduğunda, “Bilmiyorum” diye yanıtladım. Çünkü hayatta kalamayız sanıyorduk.
Dua edemiyorsunuz. Yaşamak için büyük mücadeledesiniz çünkü. Ama öyle bir durumdan kurtulunca insanın kendine güveni geliyor.
 Çok enteresan. Doğanın ritmiyle yaşıyorsun bir kere. Saatlerle değil, mevsimlere göre plan yapıyorsun. Hep havadurumu takip ediliyor. Ölümle burun buruna geldiğimde de şunu hissettim. Karada yaşanan en büyük stres bile aslında doğal olmayan sıkıntılar. İflas etseniz de ucunda ölüm yok. Ama doğada hayatta kalma içgüdüsü gerçek. Orada kaybederseniz ölüyorsunuz, başka yolu yok.
Baktık tartışmasız 1 sene geçti “Evlenelim biz en iyisi bu bir işaret” dedik. Dönmeyi beklemeden, Pasifik’in ortasındaki Tuamotu Adaları’nda okyanus ortasında yüzüklerimizi geçirdik. Etrafta hiçbir şey yoktu. Kaptanın nikah kıyamaya hakkı var derler ya. Ben kaptandım, şahitlerimiz de balıklar oldu. İlginç olan okyanusta tarihle ilgilenmediğimiz için hatırlamıyoruz. 21 Haziran civarıydı diyoruz. Gerçek nikahı ise dönünce Belçika’da yaptık.İnsanlara dışarıdan bakıyormuşum gibi hissettik. Panik, korku herkeste var. Vapur kaçırılıyor insanlar stres yapıyorlar, biz anlam veremiyorduk. Düşünsenize 3 yıl insanlarla kontağımız kopmuş neredeyse. İnsanlar birbirine yalan söylüyor, şaşırdık. Sonra nereye gideceğimize karar veremedik. Türkiye’de herkesin yaşadığı problemler bizim de başımıza geldi. Bir süre hep trafikten kaçmak için bisiklete bindik, daha yeni araba aldık.




Dünya turunu tamamlayınca birçok kişi çektiği ızdırabı unutur. Okyanus geçmek öyle kolay değildir, çok sevmek ve kafayı takmak gerekir. Yazılan kitaplar insanları teşvik ediyor. Yaşadıkları zorlukları insanlar herhalde unutuyorlar ve yazmıyorlar. Biz döndükten sonra ‘Macellan’ın izinde Mardek’in Seyir Defteri’ ve ‘Duygulara Akmak, Mardek´in Dünya Turu’ diye iki kitap yazdık. Kitapların yarısı çok güzel şeyden bahsediyor, yarısıda çektiğimiz ızdıraptan. “Gerçekler budur” diyoruz!

SOPHİE : ‘TÜRKİYE’YE ALIŞMAKTA ÇOK ZORLANDIM...’

Belçika’nın Anvers şehrinde doğdum. Bir fotoğraf ajansı için yarı zamanlı fotoğrafçılık yapıyordum. Zaten hiçbir yere kendimi bağlayamıyordum. Öyle ki, iş yaptığım yerle kontratım bile yoktu. Hep, “bir gün bir şey olacak ve hayatım değişecek” diyordum. Ablam Catherine’in eşi beni yanlarına çağırınca, gitmek istedim. Giderken içimi tarifi imkansız bir heyecan kapladı. Belliydi, bir şey olacaktı, ve benim hayatım kökten değişecekti.
Hakan’la kalmaya karar verdiğim gün patronumu aradım. Kontratım olmamasına rağmen bir daha gelemeyeceğimi söyledim. Doğduğumdan beri bu macerayı beklediğimi anladım. Hakan’la karşılaşacağım varmış.
Çook çook zordu! Özellikle ilk altı ay, dil bilmiyordum, çok zorlandım. Şehir içinde trafiğin olduğu, kornaların duyulduğu, tren sesinin geldiği bir semtte yaşıyorduk. Arada bir parkalara gidiyorduk. Ama yine şehrin kaosuna geri dönüyorduk. 8 ev değiştirdik, ama sessiz sakin hiçbir yer bulamadık. Bu arada kursa gittim Türkçe öğrendim. Sonunda Heybeli Ada’daki bu Rum evini bulunca huzuru buldum.
Hakan’la mutluydum. Ama beni okyanus tuttu. Hem de 2 ay boyunca, felaketti. Hep uyudum ve hiçbir şey yapmak istemedim. Sanki komaya girmiştim. Sonrasında Belçika’ya gittim zaten.
Ailem Hakan’ı başta “Serserinin teki, kızı aşık etti kendine” diye düşündüler. Ama Hakan’ı tanıyınca çok sevdiler.
Bize göre aynı dindeniz. Çünkü hayatı aynı şekilde algılıyoruz.
Çalışmıyorum. Bir kitap çalışmam var.
Hakan sabahları Kadıköy’e muayenehaneye gidiyor. Televizyonsuz bir hayatımız var. Seyredecek bir şey bulamıyoruz. İnternet televizyonumuz. O işten gelince film seyrediyoruz, yürüyüş yapıyoruz, bir şeyler okuyoruz. Arada da çoğunluğu yabancı olan arkadaşlarımla görüşüyorum.

Gelecek hedefimiz;15 metrelik alüminyum bir tekneyle Kutuplar’a gitmek istiyoruz. Marmaris Yat Marin Sponsorluğu’nda teknemiz yapılıyor. 
İleriki günlerde ya Kapadokya ya Belçika ya da Fransa’da geniş arazisi olan bir yerde yaşamak istiyoruz.

devamını oku →

İZMİR YELKEN AKADEMİSİ

2002 yılında yelken sporunda 1.000 in üzerinde milli olmuş 2004 Atina Olimpiyatlarında ülkemizi temsil etmiş bir çok ulusal ve uluslararası yat ve yelken yarışında madalya ve kupalar kazanmış Kaan ÖZGÖNENÇ tarafından İzmir de kurulan ilk Yatçılık ve Yelken okulu olan İZMİR YELKEN AKADEMİSİ her geçen yıl yat ve yelken camiasına yeni yelkenci ve sporcular kazandırmaya devam ediyor.


Bünyesinde bulunan tekne sayısını her  yıl  arttıran İZMİR YELKEN AKADEMİSİ; yat ve yelken eğitimlerinin haricinde yetiştirdiği sporcular ile yılın 37 haftasında en az bir tekne ile yat yarışlarına katılarak kursiyerleri ile önemli organizasyonlarda yer almaya devam etmektedir.

Kendi internet sitelerinde Akademi; farklılıklarını aşağıdaki şekilde listeliyor...

• Yelken sporunu sadece çocukların değil, 7den 70 e isteyen herkesin yapabileceğini gösteriyoruz

• Yelken sporunu seviyor ve sevdiriyoruz
• Denizi sevdiriyor ve koruyoruz
• Bilgili, bilinçli yelkenci ve denizciler yetiştiriyoruz
• Yelken sporunun sağladığı dostluklar ve ekip uyumunu kazandırıyoruz
• Kurumlara ve çalışanlarına yelken sporunun kriz anında problem çözümü, ekip uyumu ve iletişimi geliştirici özelliklerini aktarıyoruz
• Stresten ve monotonluktan uzaklaşarak huzur dolu farklı bir hobi edindiriyoruz
• İzmir’de yetişkinlere yat ve yelken eğitimi veren ilk firmayız,
• İzmir' de 12 ay boyunca yat ve yelken eğitimi veren tek firmayız,
• 8 metreden 12 metreye kadar 5 adet farklı özelliklerde teknemiz mevcut,
• Tüm eğitimlerde, kendi dershanemizde sunum, fotoğraf ve video destekli teorik sınıf eğitimleri veriyoruz,
• Tüm eğitimlerde, deniz çalışmalarında verimlilik sağlamak için gruplarımıza 5 kişiden fazla kursiyer almıyoruz (yarış ekipleri hariç),
• Temel seviyeden itibaren Navigasyon ve Harita eğitimi veriyoruz,
• Can güvenliğinin ön planda olduğu eğitime uygun hava şartlarında eğitim yapıyoruz,
• Geçmişi başarılar ile dolu tecrübeli milli yelkencilerden oluşan eğitmen kadromuz mevcut,
• Türkiye Yelken Federasyonundan Eğitmenlik Belgesi olmayan eğitmenler çalıştırmıyoruz.
• Bugüne kadar 3.000’den fazla kursiyer yetiştirdik.

İletişim Bilgileri : www.izmiryelken.com / 0232 484 64 65 - 0539 455 3060

devamını oku →

Pupa Yelken / Kısmetin Dünya Seyahati / Sadun BORO


Pupa Yelken;  Sadun Boro'nun Kısmet adlı teknesiyle yapığı dünya seyahatini anlattığı kitabıdır. İlk olarak Hürriyet gazetesinde tefrika edilmiştir. 


İlk baskısı 1969 yılında yapılmıştır.

Sadun Boro'nun "Kısmet" teknesiyle yaptığı tam dünya turu önce o yıllarda Hürriyet gazetesinde günü gününe tefrika edildi. Bu gazete yazıları daha sonra 1969 yılında Günaydın gazetesinin basım tesislerinde kitap haline getirilerek yayımlandı.

Kitap 2000 yılından sonra tekrar basılmıştır.
Son baskısı, 2013 yılında Denizler Kitabevi tarafından yapıldı ve 35 dk.lık bir CD eklendi.
Boro'ların, o yıllarda kendi seslerini bir teybe alarak oluşturduğu kayıtların bulunduğu CD, Galapagos Adaları'nda foklarla yapılan keyifli bir röportajla başlıyor. Pasifik geçişinde yaşadıkları, Markiz Takımadaları'ndan Nukuhiva'da demirlediklerinde gördükleri ve ardından Pasifik'in incisi Tahiti Adası'ndaki maceraları ile devam ediyor.  Bu nostaljik kayıt şarkılarla son buluyor. 
Sadun Boro hayatta en büyük hayali olan dünya seyahatini; 1963'te Salacak'ta, Athar Beşpınar'ın atölyesinde kızağa konan 10.5 m. boyundaki "Kısmet" adını verdiği teknesiyle gerçekleştirdi. 
Bu aslında onun ilk açık deniz yolculuğu değildi.  
Sadun Boro, önce 1952'de bir İngiliz maceraperestle birlikte Ling adlı 11 metrelik yelkenli ile Amerika'ya kadar uzanan ve 6 ay süren bir seyahat yaptı. 1965'te ise eşi Oda ve Kanarya Adaları'nda aralarına katılan Miço adını verdikleri kedileriyle birlikte, 10,5 metrelik Kısmet yelkenlisi ile 2 yıl 10 ay süren dünya seyahatine çıktılar. 22 Ağustos 1965–15 Haziran 1968 tarihleri arasında gerçekleşen seyahatin güzergâhı; İstanbul-Cebelitarık-Kanarya Adaları-Barbados-Karayip Adaları-Panama Kanalı-Galapagos Adaları-Markiz Adaları-Tuamotu Adaları-Tahiti ve Rüzgâraltı Adaları-Tonga Adaları-Fiji Adaları-Yeni Hebrid Adaları-Yeni Gine Adası-Torres Boğazı-Timor Adası-Endonezya-Singapur-Bengal Koyu-Seylan Adası-Arap Denizi-Kızıldeniz-İsrail ve İstanbul idi.

Sadun BORO pupa yelken'in 2000 yılındaki tekrar basımına ilişkin olarak diyor ki;"Otuz beş yıl gibi uzun bir aradan sonra "Pupa Yelken"in yeni baskısını hazırlarken, o günü yaşamamış okurlarımız için seyahatimizin basında ve toplumumuzdaki yankısından, amatör denizciliğimize etkisinden biraz bahsetmek istedim.
Ayrıca kitabın arkasındaki "Geçen Yıllar" bölümünde o günlerden bu yana hem bizim hayat hikayemizi, hem de değişen yaşam koşullarının uzun deniz yolculuklarını nasıl etkilediğini ve bu gelişmenin neler getirip neler götürdüğünü bulabilirsiniz.
Kitabın birinci baskısı o zamanın en modern Vebofset baskı tekniği ile Günaydın gazetesinin matbaasında gazete kağıdına basılmıştı. Yeni baskısı günümüz dijital ortamında gelişmiş teknikle yapıldı. İçeriğinde hiçbir değişiklik olmadı. Arka sayfalarındaki ilanların yerine yolculukla ilgili gazetelerde çıkan haber ve röportajları koyduk. Bazı önemli gazete küpürlerini o günleri yaşayamayan gençlere göstermek istedik.
O günden bu yana sayıları hiç de küçümsenmeyecek kadar çok insan Pupa Yelkenden esinlenerek küçük veya büyük bir tekne sahibi oldu, denize adımını attı, ondan istifade etmeye çalıştı. Hatta bunlardan bazıları gönderinde veya gurcatasında ay-yıldızlı bayrağı dalgalanan kendi yelkenlileriyle dünya seyahatlerini muvaffakiyetle tamamladı. Bugün daha birçokları dünyanın dört bir yanında dolaşıyor, yenileri çıkmaya hazırlanıyor.
Kısmet ve Pupa Yelkenin amatör denizciliğimizin yeşerip, gelişmesine bir nebze katkısı olduysa ne mutlu bizlere. Yavaş da olsa amacımıza ulaşmanın bahtiyarlığını yaşıyoruz.."



Muğla'nın Bodrum ilçesinde Okluk koyunda teknesinde yaşayan 85 yaşındaki Boro, 1964 yılında İstanbul'da yaptırdığı 10,30 metre boyunda 3,20 metre genişliğindeki Kısmet'i 2010 yılında Rahmi Koç Müzesi'ne bağışladı.

Yaşamının en güzel günlerini, yaklaşık 45 sene kullandığı ''Kısmet'' teknesinde geçirdiğini belirten Boro;
''Bu tekne ile 1965 yılında 3 yıl süren dünya turuna çıktım. En güzel, en manalı günler, aylar, yıllar 'Kısmet'in içinde geçti. Onunla tayfunları, en şiddetli fırtınaları yaşadık. Pasifik'te mehtabı seyrettik. Hepsi 'Kısmet'in sayesindeydi. Sevdiğim bir tanemden ayrılıyorum. Zaten satılmayacak, bir müzeye bağışlanacak demiştim. Artık yaş ilerliyor. 'Kısmet' bir uzun yol teknesi olarak yapılmıştı. Seyahatte çok rahattık.'' Yaşamının geri kalanında yeni yaptırdığı tekneyi kullanacağını, Kısmet' den ayrıldığı için büyük üzüntü yaşadığını vurgulayan Boro, şöyle devam etti: çok acı bir duygu. 'En doğru karar bu olsa gerek' dedim kendi kendime. Yeni yaptırdığım tekne rahat tabii. Duşu, tuvaleti, kaloriferi, buzdolabı daha ev gibi. Bu saatten sonra nasılsa uzun yola gidecek değiliz. Daha rahat şartlarla 20-30 sene de onu kullanırsak geçer, gider. 
Kendisi 45 sene binlerce insana denizi sevdirdi, denize çıkmasına vesile oldu. İnşallah bundan sonra da genç yavrularımıza deniz sevgisini, açık denizlere yelken açma merakını orada aşılayabilirse görevine devam etmiş sayılır.''   


Kısmet, bugün İstanbul-Hasköy'deki Rahmi Koç Müzesi'nde sergileniyor.

devamını oku →

Demirlemede önemli noktalar...Ve Bosa Kilit kullanılması..

Irgatlar ve vinçler yük kaldırır ancak darbe kaldırmazlar.

Yazı ve fotoğraf alıntıdır..
Teşekkürlerimizle..Sn. Haluk IŞINDAĞ / www.denizce.com 



Eğer kıç koltuğunuzu vinçlerinizden yararlanarak toplamışsanız, işi bitince yükü vinçten koçboynuzu veya baba-lara aktarın.
Irgattaki zincir özellikle rüzgarlı havalarda teknenin yanal dönüşlerinden ve sağnak darbelerinden dolayı gerilir. Irgat ana eksenine zarar verebilir. 

Tüm bunları önleyebilmek için "Bosa" kilidi vurmakta yarar vardır.

Takılışı, çözülüşü, gerektiğinde ayarı değiştirilmeden çözülüp demir konumu değiştirilip tekrar yine saniye mertebesinde takılabilmesi, zincirin loçasında her tür işleme hazır beklemesi nedeniyle önerim; r
esimde gösterilen biçimdeki "Bosa Kilit"lerinin kullanılmasıdır.
Bağlantısı güverte altındaki ayak kumandaları güvenlidir. Altın kontaktörlü olsa dahi el kumandaları, hele takıp-çıkartma zorunluğu varsa eğilme, kırılabilme ve oksitlenme riskine açıktır.
Zincir sayaçları pahalı ve genelde yukarıdaki - diğer nedenlerden dolayı bozulmaya yatkındır. Kumandaların sadece sayaç niteliğinden yararlanmak için korunaklı biçimde dümen başına alınması yararlı olabilir.

Zincir saymak için en güvenli yol, ırgatın 30 saniyede kaçmetre bıraktığının bilinmesidir.

Dikkat !!! 

* Toplayamayacağınız demiri atmayın
* Güvenli en sığ yeri tercih edin.
* Salınım yarı çapında (Toplam zincir uzunluğu - derinlik + tekne boyu) çapariz olmamalıdır (sığlık, başka tekne...)
* Saçak altın "çok yakın" bölgelerde tekneler... Sağnak yapısına göre farklı yöne dönebilirler. DİKKAT...!
* Özellikle demir toplarken ve atarken motor en az 1500 devirde çalıştırılmalıdır
(1500 devirde elektrik üretmeyen dinamo neredeyse yoktur)
20 metreden daha az zincir bırakmayınız.
Yelkenli ve havaleli teknelerin kaloma miktarı en az "5" katı olmalıdır.
* Demirleme bölgesi, önceden iskandil edilmeli ve dip yapısı ve oluşumu belirlenmelidir.

* ÖNEMLİ: Rüzgara baş verilmeli demir bırakılmalı ve "hiç zorlamadan" rüzgar yönüne kaçarak demirin serilmesi sağlanmalıdır.

* Tornistan (Turn to astern) ile zincir + demirin sınanması ancak bundan sonra yapılmalıdır. Aksi halde özellikle erişte zeminlerde çok rahatlıkla hiç istemediğiniz bölgelere doğru uzaklaşabilirsiniz.
* Çok salınan teknelerde Bumba uçuna, Balançina yönüne üçüncü ucu yine bumbaya bağlı küçük bir (uzun kenar = en çok 1/3 bumba) rüzgar dümeninin kullanılması yararlıdır.

Halat koç boynuzuna geldiği yönün zıt başından "asla yatay döndürmeden" sekiz yaparak bağlanmalı, sürtünme gücü yeterli halatlarda "1" diğerlerinde "2" kazıkbağı ile bağlanmalıdır. Bedenin kalanı tekrar volta edilerek hızlı eylem gereken durumlara çapariz yaratılmamalıdır. 
Motor, doğa şartlarından etkilenmeyecek biçimde kumanda edilmelidir.


Rüzgarlarınız kolayına, pruvalarınız hep neta olsun...


devamını oku →

Bodrum'da Günlük Haftalık Yelken Gezileri

2 - 3 saatlik ve günlük,

Birkaç günlük veya haftalık yelken gezileri...




Bodrum Milta marinada (merkezde) Marina Yacht Club ve Sünger Pizza önünden hareket ile Bitez, Aspat, Gümüşlük, Karaada, Orak adası, Akyarlar, Çökertme civarında yelken yaparak günün yorgunluğunu atabilir, güneşi huzur içinde yelken yaparak batırabilir ve yelken sonrası parti ve sohbetlerimize katılabilirsiniz.
Sabah marinada şahane bir kahvaltı ve gece Bodrum eğlencelerine katıldıktan sonra teknede veya otelde kalabilirsiniz.

Teknemiz 15,5 m boy 4,6 m en BAVARIA fiber yelkenlidir. (5 kamara, 3 wc/duş, air condition)

Gezi saatlerini ve günlerini size özel organize edebiliriz.

Arkadaş ve sevdiklerinize unutamayacakları bir yelken gezisi hediye edebilirsiniz.



iletişim...e-mail..worldsailingclub@gmail.com

www.worldsailingacademy.com/tr

http://www.facebook.com/groups/227421712921
devamını oku →

Marmaris'de SOLLARE SAİLİNG özel bir yelken okulu...

Sabine Dedeoğlu ve Tayfun Öztuna tarafından kurulan  SOLLARE SAILING ; 2010 senesinden itibaren yelken ve denizcilik kurs ve gezi programlarına Marmaris çıkışlı devam ediyor.  


Yelken Bölgesi

Sabine DEDEOĞLU
1965 yılında Münih’te doğdu.
1989 senesinde Turizm ve Otel-Restoran Yöneticiliği bölümden mezun oldu.
1990 - 2001 seneleri arasında Antalya bölgesinde turizm sektöründe çalıştı.
2003’ de Türk vatandaşlığına kabul edildi (Sabiha Dedeoğlu olarak).
Hayatı boyunca judo, masa tenisi, hentbol, kayak, yüzme, rüzgar sörfü ve yelken başta olmak üzere spora hep meraklı oldu.
10 yaşında yelkene başladı daha sonra Baltık Denizi ve Akdeniz’de yelkenciliğini geliştirdi.
2002 senesinde IYT Master of Yachts Coastal Instructor lisansını (Kıyı Yat Kaptanı Eğitmenlik Belgesi) ve IYT Master of Yachts Offshore belgesinini (Uzun Yol Yat Kaptanı) aldı.
2002 -2006 senelerinde International Sailing School Marmaris’de eğitmenlik yaptı.
2006 senesinde Tayfun Öztuna ile beraber skippertraining (deniz eğitim ve yelken programı ) başladı.

Sabine Dedeoğlu Kaptan olarak 50 den fazla yelken yarışına katıldı ve 35.000 den fazla deniz milini arkasında bıraktı. Denizde 800’den fazla kişiyi yelken ve denizcilik konularında eğitti.

Tayfun ÖZTUNA
1953 İstanbul doğumlu; Türk ve Alman vatandaşı.İstanbul Üniversitesi Fizik Matematik mezunu, Master çalışmalarını Hannover Teknik Ünivertesinde yaptı.
Denize olan büyük ilgi 7 yaşlarında başladı. 15 yaşında ilk motorlu teknesi kavuştu, ilk hobi yelkenciliği bu yaşlarda başladı.1980’de windsörfe başladı, sonra IWA (International Windsurfing Association) Instructor belgesini ve Waterski Instructor (su kayağı eğitmen) belgesini aldı.
Almanya’dan (DSV) Kanada’dan CYA ve Amerika’ dan IYT Yachtmaster Offshore lisansların sahip oldu.
1986’dan sonra Marmaris büyük turistik tesislerde su sporları merkezleri kurup, çok sayıda denizciye eğitmenlik hizmetleri verdi.
1990’dan beri aktif olarak uluslararası yat yarışlarına katılıyor.
MIYC’ de (Marmaris International Yacht Club) Yönetim Kurulunda bulundu.
Yelken yaptığı denizler: Kuzey Denizi, Baltik, Ege ve Akdeniz.Arkasında onbinlerce denizmili bıraktı.

Yelken programı, 
fotoğraflar ,yorumlar ve iletişim için ..
---> http://sollaresailing.com/ 
devamını oku →

Cumhur Gökova, hocaların hocası ile yelken öğrenin..

1970-1976 yılları arasında Dünya seyehati yapmış, 20 yaşında Atlantik Okyanusu'nu geçmiştir. Yelken ile dünya gezisi yapan ikinci Türk unvanını taşır (Birincisi Sadun Boro). Çok sayıda yelken eğitmeni yetiştirmiş olması nedeniyle Türk yelkenciliğinde "Hocaların Hocası" olarak anılır.

Türkiye'de ilk Kadınlar Yelken Takımını kurmuş, ARC 2005 yelken yarışında Türkiye'ye ikincilik getirmiş, Türkiye Olimpiyat Komitesi tarafından ödüllendirilmiştir.

1969 Yılında kurulan, Dünya yelken okulları ve belgeleri otoritesi kabul edilen ISSA ( INTERNATIONAL SAILING SCHOOLS ASSOCIATION) Dünya nın 32 ülkesinde bulunan 3.500 okulundan ''Gökova Yelken Okulunu'' Eğitmen eğiticisi kabul etmiş ve belgelendirmiştir.


Yelken programı ve diğer detaylar, iletişim için http://www.gokovasailing.com/ ...
devamını oku →